8 Haziran 2015 Pazartesi

BİN ÇİÇEKLİ BAHÇE YAŞAR KEMAL ANISINA  ŞİİR , ÖYKÜ , HALK BİLİM ARAŞTIRMASI YARIŞMASINDA  ÖN JÜRİNİN  FİNALA GEREKLİ GÖRDÜĞÜ ÜRÜNLER
ŞİİRLER




1 – Niçin Siyah  -- Hatice Altunay 
2 –Özgürlüğün mavi bahçesi-- Özge Sönmez
3  -- Sorguç – Bilal Kayabay
4 – Hacizciye sesleniş – Günay  Demiray
5 – Ejderha manzumesi – A. Kadir Paksoy
6 –Öldürülmüş oyuncak bebekler --  Adnan Sungur
7 – Bakır sakallı güneşin çocukları – Adnan Sungur
8 –Ne  Deyim – Bekir  Dağsever
9 – Bende  Bilemem- Bekir Dağsever
10 – İhbarlı Zeytin – İkbal Kaynar 
11 – İstanbul  betimlemesi—İkbal Kaynar

 SİYAH YÜZLER NASIL AKLANIR
Siyah siyah olaylar üçer beşer yaşanır
Siyah bez, ağza siyah bant, siyah gül kızım!..
Siyah hayata giyecek siyah giysim yok
Ebem kuşağı renklerim vardır benim
Siyah siyah gülen yalan, dolan ağızlar çok

Niye siyah giyerim ben?
Siyah yüzler nasıl aklanır
Öleni suçla kurtar kendini  kir kir ile paklanır!...
Zaman azgını kusar içindeki katil saklanır

Niye siyah giyerim ben?
Dövmekte, sövmekte, işkencenin türlü bini haktır bir kadına
Uyarsın bir vahşet sürüsüne siyah yüzün var  senin.
Yurda yayıldı çığlık çığlığa sesin.

Orta çağ karanlığında zihinler hortladı hortladı
Ortalıkta bıçak, balta, satır…
Ortalıkta yüzerken ruhu ve zihni hasta beyinler…
Niye siyah giyerim ben?
Siyah yüzler nasıl aklanır?
Hatice Altunay


         ÖZGÜRLÜĞÜN MAVİ BAHÇESİ
yaz bitti diye üzülme sevgilim
özgürlük dört mevsim yeşeren
inatçı bir karanfil bu topraklarda
rüzgâr acıdır meydanlarda
ve güneş aniden bulanır bir öğle ortası                            
güleç çocuklar düşer kaldırımlara

sakın üzülme!
o çocukların elleri hep çiçek
gözleri kumru, ürkek
ne zaman ki
özgürlüğün asırlık mavi bahçesine
kara eller girer biçerdöverle
arsız, hoyrat ve gaddar
ansızın kızıla döner, kanar tomurcuklar

üzülme!
vurulunca kanar elbet maviler de
solup gidecek sanma hemen
onlar bilmez, sen bil sevgilim!
sabırlı renktir mavi
dayanır baskıya, zulme, zalime
bilmezler
mavi dişidir
gebedir özgürlüğe

şimdi ülkemde,
ölüm ön sevişmesidir hayatın
ince, narin cenazeler kalkar peş peşe
azrail bile utanırken aldığı körpe canlardan
alkış tutar kara eller şeytana
cuma namazları sonrası
yalandan iki damla yaş soğuk gözlerde

gördün mü
gözyaşımızı da aldılar elimizden
kara çaldılar en masum yanımıza
sustu analar gözyaşları boğazlarında,
ateşten yoğrulmuş birer heykel oldular
tütüyorlar yitik evlatlarının başında

eylül geliyor sevgilim, hazırlan!
sen eylülün en güzel çiçeği
ılık bir sonbahara soyun
kara eller duysun
bembeyaz at sürüleridir bulutların sesi
tertemiz yağmurlar bırakacak şehre
yıkanacak kaldırımlar, sokaklar, meydanlar
taptaze toprak kokacak yine asi rüzgâr
hazırlan sevgilim, vakit dar!
yağmur sevişecek güneşle telaş içinde
ve ışığın yedi renkli kızı doğacak
salına salına inecek gri şehre
güleç çocuklar yine gelecek
alınlarında yedi bin renk
analar yine ellerinde yürekleriyle direnerek
ağzımızda bin dilden barış türküleri
senin mağrur gözlerinde sonsuz hürriyet…
Özge Sönmez

SORGUÇ
Süleyman’a secdedeyken mahlukat                               
Davudi bir sesle söylenir ninnim
Musa’nın elinde asa
Sıpa’nın sırtında İsa
Hira dağında pusuda Muhammet

Ötelerin gazabını haykırır
Ateşin hırsızına
Tanrılar tanrısı Zeus
Yehovanın Şahitleri kuşatır bir yanımı
Havariler sarar öbür yanımı
Sabırsız yolumu gözler
Arabatları sırtında
Yalınkılıç Sahabeler

Bekâret kemerlerine yıldırımlar düşesi
Dinlerin karanlığında
Göz açıp kapayana
Mağaramı perdeleyen örümceği
Aşmaya yetmedi gücüm
Onca yüzyıldan beri

Nasıl peydahlandı Musa
Meryem’in de vardır bir Firavun’u
Mesih İsa’dan kime ne
Asıl şairler piçtir
İşi neydi Freud’un bu dizede

İlk örtünen Sümerli Başrahibe
Uğraşı kadının kadim mesleği
Havva için mi soyunur bir yılan
Ne demeye çiçek açar
Ne kadar müstehcendir
Tüylü sulu bir şeftali
Umurunda mıdır postal sesler

Daim benini mi soyunur kadın
Neden çırılçıplaktır aynanın karşısında
Hangi sevişmeler orospuluktur
Etin okkası kaç para

Ferhat niye deldi sahi dağları
Bir ah’la mı dönüştü küle Kerem
Nasıl bir aşkın kurbanı mabette
Mevlana’yla halvetteyken Tebrizi


Kuyruğunu neden bırakıp kaçar
Kayada bir kertenkele
Bir akrep ne zaman sokar kendini
Kurbağalar ne zaman dalar suya
File kim fısıldar öleceğini

Balinalar neden intihar eder
Neden zıplar havaya
Suda bir yunus balığı
Köze basmış aptal gibi
Ya insanlar neyin telaşındadır
Gökler çiziyorsa kaderlerini

Güneş ne zaman hallaçtır
Bulutlar ne zaman pamuk
Ne zaman kopar kirişi
Ne zaman paslanır yay

Heradot kime dölledi tarihi
Kimin uçkurunu çözdü iskender
Neden böyle kalabalık
Çanakkale bayırları



Cehennemden neden korkar yoksullar
Aklar mı aldatır mı
Ganj’ın bulanık suları
Hangi nehir akar gözüne doğru
Hangi taş yosun bağlamaz
Nasıl İngilizce bilir
Dağlı bir Pakistanlı

Ne zaman nankör zavallı
Ne zaman insandır insan
Ne zaman aş ekmektir
Ne zaman kanlıdır Fırat
Diller ne zaman çözülür ağıda
Türküler nasıl kanatır kendini
Suçsuzluğuna mı ağlar bir ırmak

Meşe ne zaman hükmeder demire
Ne zaman dost nasıl düşmandır ateş
Hangi yangınla karadır tarihe
Açdoyuran otluğunu unutarak madımak
Ne türden bir yaratıktır
Hangi anadan doğar
Ne zaman indi yaşama masaldan
Kendisiyle yüzleştiği için mi
Canavardan korkar insan
Bilal Kayabay

                             
                                HACİZCİYE SESLENİŞ

Etmeyin eylemeyin oy!
Omar bozlukta, tarla başında,
Boncuk boncuk terler döküyor,
Sarı sıcak anacında Omar,
Eli çiftinde oy!

Gün doğanda sabah gelin,
Ben bulurum borç ilen,
N'olur almayın can yongamı!
Kocam bulur borç ilen,
Gelmeyin gelmeyin oy!
Kulunuz köleniz olayım
Etmeyin eylemeyin oy!

Kara kazanımı, ak tenceremi,
Yerdeki kilimimi, altımdaki döşeği
Yazmayın yazmayın oy!
Sağmal üç koyunumu, ahırdaki düvemi,
Ağız memesi boz ineğimi,
Salmayın salmayın oy!
Kumlayıp temizlediğim kovalarımı,
Çam kokan bardaklarımı
Seçmeyin seçmeyin oy!

El emekle yaptığım tahta honumu,
Kıvır kıvır topakça oklavamı
Almayın almayın oy!
Etmeyin eylemeyin oy!
Al güllü, domur güllü çeyizlerimi
Yazmayın yazmayın oy!

Söyler dili, söyler gözleri Elif Bibi'nin oy!
Geceden geceden
Elif Bibim oy!

Yıllar yılı karalar içindeyim kardaş
Topraklara belene belene,
Defterime böyle yazmış kadir Mevlâm
Gün bulup gün yemek için
Keseklere kapana kapana.
Bilir misin kardaş!
Gördüğün ten bu dağlarda eridi,
Şu pürçekler bozkırlarda aklaştı,
Derilerim kavlak kavlak hey!...
Ellerim nasırlaştı.

Söyler dili, söyler gözleri Elif Bibi'nin oy!
Geceden geceden
Elif Bibim oy!

M.GÜNER DEMİRAY
EJDERHA MANZUMESİ


Geçmişin gecesine dayamış başını
Yan gelip yatıyor geleceğin yatağında
Tanrının işini karıştırıyor kanlı elleri
Ayaklarını saygısızca uzatmış tarihin masasına

Tek gözlü, yaşı korkudan büyük, boyu ölümü yokoluş geçiyor
Öfkeyle kaldırıyor başını hemen bir ışık görse
Burnundan tabu gazı fışkırtıyor, ağzından günah alevi
Fırtınalar koparıyor savurdukça kuyruğunu çöllerde

Bilimin suyunu kurutuyor, özünü soğuruyor inancın
Bağırıp ödünü koparıyor sağduyu gölgesinde uyuyan barışın
Mantık ağacında bir soru çiçeği açmaya görsün
Çiğneyip geçiyor aklın bahçelerini, yalanı riyaya katıyor

Acıktıkça kitap yiyor, kanını içiyor aydınlığın susadıkça
Üşüdükçe insan yakıyor, kaderin koynuna giriyor yoruldukça
Sıkıldıkça gezintiye çıkıyor gözdağı ülkelerinde
Kolunu kanadını kırıyor hoşgörünün gördüğü yerde

Tahrik oluyor hemen başı açık bir kadın kız görse
Kaçırıp kırbaçlıyor afroditleri artemisleri
Gözünün yaşına bakmadan haremine kapatıyor sabi sübyanı
Kara çarşaf giydiriyor Havva Anamıza Cennet’te

Artık tekin değil yolları söz ülkesinin
Ölümü göze almadan çıkılmıyor
Karardı güneşler Temmuz’un kanından
Musalar şairlerden yardım istiyor

Gözler sus pus seslerin rengi soldu
Kapılar kapanıyor perdeler çekiliyor
Işıklar söndürülüyor ilk akşamdan
Hepsi hepsi bu ejderha korkusundan

Bu ne Kyklop’tur ne Tepegöz ne de Şahmeran
Çıkıp gelmiş kin bataklıklarından
Ay’ı karalayıp kışkırtıyor, işiyor güneşe karşı
Kurban istiyor her gün Devrim’in altın başlı çocuklarından

Ey Basat ey Odysseus ey Keloğlan
Çıkın artık ortaya çıkın nerdesiniz
Kaldırın şu ejderhayı geleceğin yatağından
Öyle bir vurun öyle bir yuvarlayın ki onu
Çıkaramasın bir daha kimse geçmişin karanlığından

A. Kadir Paksoy(ÖTE-BERİ adlı kitabından, Anadolu Ekini Yayınları, 2000



ÖLDÜRÜLMÜŞ OYUNCAK BEBEKLER

Yaralı bir rüzgar taşıyorum sırtımda
orta doğunun kan kokan sokaklarından esip gelen
kanatlarında bir kaç kurşun yarası...
Ben acıyım diyordu,
çocukların kopmuş ayaklarında kör edilen gözlerinde
yanık bedenlerinde acıyım
öldürülmüş oyuncak bebeklerin gözlerinde gördüm savaşın acımasızlığını
ölüler gördüm orda etleri çürüyen ölüler
üst üste yana yana kefensiz yatan ölüler
ağlamayı unutmuş bir çocuk bağırıyordu ölmüş kadının üzerinde
kurşunların gözünü kör edelim anne öldürmesinler hiç birimizi
değmesinler gökyüzüne kuşlar kanadından vurulursa uçamaz
çocuklar gibi kuşlarında kalbi çok küçük
toprak olsun anne kurşunlar toprak olsun
yalınayak koşup özgürce oynayalım üzerinde
tükenirmi savaşlar tüketirmiyiz savaşları
karanlıklar tanrısının üzerine çökünce
Harabeye dönmüş evinin önünde kız çocuğu
elinde telleri kopartılmış kemanı
çocukluğunu büyütüyor söylediği şarkıyla
."güvercinler barışı getirin bize "
"zira savaşmaktan çok yorulduk"
çocuk umutlarını uçurtma yapmış ipleri barış yumağından
çal kızım çal tellerin kopartılsa da
pembe dilin keman ellerin yay olsun
barışın özgürlüğün direnişin şarkılarını çal
yaşanacak bir dünyanın savaşını veriyoruz
çal kızım çal
çocuklar şarkılar ekiyor mayın tarlasına
bombaların içine keman sesi koysam öldürürmü insanı
annelerin elinde öldürülmüş oyuncak bebekler
sevilmek için sırasını bekleyen öldürülmüş oyuncak bebekler
sunaklar üzerinde taze ölümler satıyor savaş tanrısı
çocuklar geçiyor sıra sıra ellerinde öldürülmüş oyuncak bebekler
mezarlıklarda çoğalıyor durmadan yalnızlıklar ülkesinin insanları
burda ölüler korkmaz ölümden
çığlık atmazlar gidenlerin arkasından
boğazı kesilmiş sokaklarda
dikenli tellere takılmış güzel düşler dünyası
tek tek kurşuna diziliyor pembe ağızlı çocukların gülüşleri
bir gözünden vurulan kartal
dili kesilen dağ
maviye yasak edilen martılar
güneşin ışıklarını siper etmiş direnişin çocukları
vuruluyor dilleri lal olmuş sokaklarda
çorak bakışlı çocuklar
kanayan yaralarınızı acılarla sıvadınız
ah yasak dağlardan türküler akıtabilsem yüreklerinizin içine
türküler istila etsin yeryüzünü
annelerin ağzından çıkan türküler
harman edilmiş çocuk çığlıkları
yakılıyor kum denizinin ortasında
öldürülmüş çocuk eli gördüm
sımsıkı tutuyordu üzerine kan sıçramış ekmeğini
derilerinin rengi ne olursa olsun
annelerin gözlerinden akan gözyaşları
hep aynı renktedir

ADNAN SUNGUR





BAKIR SAKALLI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI

Güneşin çocuklarıyız biz,topraktır bedenimizi saran
Saçlarımız ve sakallarımız bakır rengine dönüştüyse eğer,
güneşin yakmasından dır...
İnsanları sevdik,sadece insanlarımı,
her canlıyı ve hayatı sevdik.
Avuçlarımızın ve ayaklarımızın derileri çatlaksa eğer,
mücadeleyle dolu yorgun bir hayatın sebebidir.
kimimiz asıldık,kimimiz mapus hayatı çektik,
kimimiz yol ortasında vuruldu,işkencelerde sınandık.
Ve bir gün baktık ki bakır renkli saçlarımız ve sakallarımAız,
beyaza dönüşmüş.
sarp yamaçlar da yetişen bir kır çiçeği gibi,
başımız hep dik oldu.
Artık bakır rengine dönüşmüyor saçlarımız ve sakallarımız.
Çünki güneşi yavaş yavaş söndürüyorlar.
Ama bilmiyorlar ki o güneşten birer parça alıp,
yüreğimize koyduk.
Gün gelecek güneşin parçalarını,
gökyüzüne yüreklerimizden fırlatıp atacağız.
Ve bir sabah yeniden doğacak güneş.
Saçlarımız ve sakallarımız ,
yine bakır renginde olacak.
Çünki biz güneşin çocuklarıyız

ADNAN SUNGUR

NE DEYİM
Atasına ötesine sövdürür
Ben bunların irisine  ne deyim
Böyleleri ocakları söndürür
Ben bunların gerisine  ne deyim

Yok, yerlerden  uydururlar yalanı
Eşek olur sırta  alır palanı
Dost belleme sahte yüze güleni
Ben bunların sürüsüne ne deyim



Her devirde  iktidarın dostudur
Zehir ırmağından dolu testidir
Kıblegahta müritlerin dostudur
Ben bunların perisine  ne deyim

Saman altı gelir, kazar  kuyunu
Her çeşitten kazar  kuyunu
Kıran girse bitiremez  soyunu
Ben bunların dirisine ne deyim

Yağdanlık yalaka bütün işleir
Gerçek eder aklında ki düşleri
Her nedense  çok bulunur eşleri
Ben bunların karısına ne deyim

Dağsever’im söylüyorsun boşuna
Aklı aynı, varsa seksen yaşına
Av-ra-dı-nı dedim, gitti hoşuna
Ben bunların töresine ne deyim.
                    Bekir Dağsever

BENDE  BİLEMEM
Mıkıt meses lobut bilemiyorum
Dulukdan duldaya gelemiyorum
Sındıyı kaybettim bulamıyorum
Emmi benden sorma bende bilemem


Hefkere avarlık  bilene sorsam
Argaç , böcü derken kepirde dursam
Keklik pınarına evsini kursam
Emmi benden sorma bende bilemem



Tay geldi nedir ki , hacana nedir
Bilmeyene kertiş etini yedir
Bıldır ki dediği bu senemidir
Emmi benden sorma bende bilemem


Yumuş ,helke, yunak nasıl kelime
Dabaz da girmemiş tıpta ilime
Kanka,mersi, tenkyu uymaz dilime
Emmi benden sorma bende bilemem


Horanta neyimiş kıyık ney imiş
Komşular komşuya keşikçiyimiş
Eskiden bazısı sınılkçıyımış
Emmi benden sorma bende bilemem

Dağsever davuşu nerden getirir
Eski sözcükleri  dile getirir
Gölüğüne yükler kamga götürür
Emmi benden sorma bende bilemem
                             Bekir  Dağsever


İHBARLI  ZEYTİN



bir başka bahara da açmayacak
altı bin ağaç Yırca’da
kan gölüne döndü topraklar
yine ağladı zeytinler
kabuk bağlamamışken kömür yarası
bir başka yarayı kanattın Bay Kolin!
süslü püslü yılbaşı sofralarınızda
bir zeytin size gülerse şöyle bıyık altından
 şaşırmayın sakın
kardeşiyiz biz zeytinin, kömürün ve havanın
işçilerin de arkadaşı.
dereden, tepeden, sudan anlarız
sorumluyuz çünkü çağımızdan.
sizin olsun yapmacık bağışlarınız
 timsah gözyaşlarınız
 dış güçler falan demişsiniz, bir de ajan
güldürmeyin beni Bay Kolin!
yıkayın ellerinizi, yine yıkayın
bağışlanacak mısınız kirlerinizden
bu talan ve zulüm
sizi de yıkacak bir gün
ihbar ediyor sizi
düz ovam, dik dağım,
zeytinim ve kömürüm

 İkbal Kaynar


(*) Bay Kolin - Soma’nın Yırca köyünde termik santral kurmak isteyen şirketler grubu


İSTANBUL BETİMLEMESİ
Biliyor musun İstanbul
 ne güzel şey seninle
 aynı sabaha uyanmak
 aynı göğün altında
 yaşama kucak açmak
 martılar simit kapma yarışında
 vapurların peşi sıra
 “ Üsküdar’a gider iken” bir yağmur alır
    götürürür bizi
    Kızkulesi’e Hera ile Leandros’un yanına
    Bir ömürsün be İstanbul…
                 
   Beyoğlu’nun arka sokaklarında
   kim okuyacak gözlerindeki hikayeyi
   borç alınmış gülücükle gülen çocukların
   mastika oynayıp göbek atan kadınların.

   Şişirip avurtlarını kederle klarnetini üfleyen çingenemle
   iplere asılmış yorgun çamaşırlarınla Tarlabaşı’nda
   tersanelerde tepe taklak yaşamlarla Tuzla’da
   Bir kavgasın be İstanbul…
                 
   Fısıldıyorsa kulağıma  
   ‘Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun’
    türküsünü rüzgarlar Anadolu’dan
    yanık bir uzun hava geliyorsa varoşlardan
    ekleniyorsa ona kendi dillerinden ağıtlar
    horon halaya karışıyorsa,
    bir de zılgıt çekiliyorsa lililili…
    Eleni’nin meyhanesinde
    sirtaki zeybeğe karışıyorsa     
    Bir türküsün be İstanbul…

    Bir şiir yaşıyorsam içinde
    Denizi,Yeditepe’si
    dalgası, kavgası olan
    ve
    Todori, Despina, Anais, Agop
    beni çağırıyorsa dostça,
    Bir şiirsin be İstanbul;
    Mayıs tadında,Kazancı Yokuşu’nla…                                

                                                             İkbal Kaynar                                      



                             
Yaşar Kemal anısına  Öykü yarışmasına ÖN JÜRİNİN FİNALE  BIRAKTIKLARI :

ÖYKÜLER 
1 – Sen ve söğüt’ün sesi – Hatice Altunay       = 7.50
2—Sütannemin Falı – Kezban Şahin Taysun   =8
3 – Saniyenin kayıp güvercinleri – Kezban Şahin Taysun   8.65
4—Uçurtma – Fatma Türk  Kuşkaya  =8
5 – Yaradılışın Sarmalında – Esin Üçüncüoğlu  =8
6 – Yunak --  Günay  Demiray   =7.65
7 -- Değirmen – Mustafa  Topaloğlu  =8.15
8 – Kuşlar kediler köpekler – Hikmet Kurter =7.50
9 -yorganda kene var – Soner Sert =8.15
10 – Altın Gölet  -- Emel Dinsever =8.65
11-Yadırgı – Bekir Dağsever  =8.33
12 –Ana --  Bekir  Dağsever =9
13 – Usta –Ahmet Kahveci =8.15



SEN VE SÖĞÜT’ÜN SESİ                     
   Bir yıl önce gelmiştin Söğüt’e. Sıkışıp kalmıştın Temmuzun akıcı ve bunaltıcı sıcağında. Nefes alamayacak denli, aklını yitirecek denli… Aklımı sen koru Yarabbim diye kendine telkinlerin biri gider biri gelir olmuştu… Asfalta yumurta kırsan pişerdi inan. Öyle sıcaklardı yaşadığımız. Yazın ortasında buzdan kılıçlar olsa yorganımız der olmuştun. Eşin yazın terk edemezdi temmuzu. Turizm işinde göneniyordu. Başını kaşıyacak anı yoktu yok.
     Temmuzun kavurucu, eriyen ve damlayan sıcak külleri bedenini etkisizleştirmiş evden dışarı çıkamaz olmuştun. Çok şükür eylül geldi. Eylül de işbaşı demekti ama olsun… Serin rüzgâr özlemim, bir de davet üstüne davet… Gözlerini kapadın ılık ılık esen deniz meltemiyle okşanıyordu tenin öyle hayal ettin. Eylülün başında gecenin bir yarısı Söğüt’e gitmeye karar vermiş buldun kendini. Bir anda karar vermenin kaygısı sardı kendini kendinle buluşturmanın tatlı tınısı açıverdi yüzünde. Sevincinin sarmaşıkları hercaili hercaili açti gözünü kamaştırdı. Yorgun ve bunalmış bedenin ellilerin üstündeki kadının ağrıları,sızılarıyla çalkalanırken sabahın erkencisi  olamadın. Başın yastığa çekiyordu seni.Yenik düştün alacalı uyku yumaklarına…Öğle saatini de kıl payı kaçırdığın için üçe kalmıştı yolculuğun..
      Sımsıcak ve meraklı köylülerin bakışları üzerindeydi. Yetmiş yaşın üstünde bir yaşlı efe başı dimdik bakışlarını üzerimize çevirdi ‘’İçeride yatacak yer yok.’’dedi. Minibüsün şoförü ön koltuğa zayıf ve denizli bezinden çekili yaşlı nineyi oturtacaktı ki uzun boylu, kahverengi ceketli yaşlı delikanlı öne geçti. Şoföre yakın koltuğa kendisi oturdu ardından narin ve basma entarili karısı geldi yanına. Önce ön koltuktan başlandı senin sorgulamana. ‘’Kime gidiyon evladım sen.’’ Bir başkası aldı sözü’’ Seni daha evvel hiç görmedim de.’’Gülümsedin. ‘’Hafta sonu Marmaris’ten kaçmak istedim.’’ Yutmadı tabiî ki hiç biri…Bütün yüzler yüzünde gezindi .Orta yaşlı bir bayan ‘’ Nerede kalacaksın?’’ Kaçacak yolun kalmamıştı.. Bir avuç insanı bir avuç insan nasıl tanımasın ki... ‘’ Selçuk Bedir adlı öğrencim var. Onun misafiri olacağım.
‘’ Haa..! Bizim Merdane’ye gidiyor.’’Bir başkası atıldı.’’Hıı…Ertuğrul var  ya eşi..’’                                                                                  .Gayet modern giyimli orta yaşta bir bayan ‘’Bizim akrabamız o. Çok iyi insandır. Hayriye Selçuk’un selamı var dersin.’’ Derim tabi ki ne demek…’’                                                      
       Yolları çoktan unutmuşsun. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla gidiyorsun. Bir ara için geçiyor… Gözlerini inatla açıyorsun Kıvrılan bir yerde bir kahvenin önünde kırmızı yazıyla yazılmış bir tabela:
   ‘’İlle de bal badem
     Ucuz satıyor bu adem.’’
İki yere konulmuş. Gülümsemeden geçmedin. Reklam köyün içinde uyaklı… Dillendiriş ne hoş… Köylünün mizah gücüne hayran kaldın.
       Söğüt adlı küçük tabelayı gördün nihayet. Cumhuriyet mahallesine dönülecekti ki ön koltuktaki yetmişlik delikanlı büyük bir hamleyle minibüsten indi. Elini havada şöyle bir savurdu hanımına seslendi.’’Hayvanları besle!’’dedi elleri havadayken araba hareket etti.
İçeridekiler şoför dâhil hepimiz kahkahayı bastık. Yaşlı efenin havası yerindeydi. Hanımı ise esen yelde uçacak gibiydi. İçerdekilerin gülüşmeleri biraz da bundandı. Özellikle kadın yolcular söz konusu buyruğa tepkilerini açıkça belli ettiler.’’Bütün erkek soyları aynı!.’’dedi oflayarak orta yaşlı, bakımlı bir bayan kucağında mızmızlanan kız çocuğunu avutmaya çalışarak. İri yapılı başındaki çekisi mor üzüm salkımlı, mor fistanlı kadın yüksek tonda ‘’Onlara selahiyeti veren kim? cevap beklemeden’’Biz beceriksiz garılar de mi?’’İçeride gülüşmeler oldu. Kimi başıyla tasdik etti. Genç, çiçeği burnunda küçük bebekli kadın aldı sözü’’Benimki başlıyor talimata. O uyarmasa çocuğa bakamıcam sanki….Yok terledi…üşüteceksin.yok çocuğu mamayla niye besliyomuşum. Sütüm yok diyorum anlamıyo adam.’’ Deneyimli anneler atıldı. ‘’ gızım soğan ye.’’ ‘’ Sen en iyisi hoşaf iç.’’ ‘’ Yok canım hoşaf kesmez en iyisi süt iç sen süt.’’Bu konuşma uzayıp gideceğe benziyordu. Araya bir arazi davası girdi de konu değişti çok şükür..Alman bir hanımefendiyle evli bir Türk vardı  atmış yaşın üstünde.2005 de arazi mi almış ne Söğüten. Yol verilemiyormuş, araziye yapı ruhsatında sorunlar yaşanıyormuş. Bu sefer konu erkeklere döndü. Epey konuşuldu Söğütte yaşanan arazi sorunları. Ön koltukta oturan cılız bedenli nine hiç cümle kurmadı. Hep sustu etrafındaki konuşmalara kulak misafiri olmakla yetindi.
     Cumhuriyet mahallesinden Saranda’ya yöneldiği noktada ön koltuktaki ak çekili nine minibüsü durdurdu. Şoför ağır ağır inen iki büklüm nineye yardım etti. Eşyasını indirdi. ‘’Evine bırakayım seni.’’ ‘’Sağolasın. Yolundan galma gözel evladım. Torun garşılayacak beni.’’Hayvanları besleyecek olan iki büklüm yürüyen ninenin arkasından baktın kaldın.
      Saranda’ya indin.Sahil Marketin yanındaki çay bahçesinde dinleniyorsun.Denizden ılık ılık esen bedenini okşuyor.Deniz hafif dalgalı havaysa üşütmeyecek kadar serin mi serin….Önce  dalıp gittin.Zaman kanatlı bir kelebek mi ne geçen yıllara söyleştiğin Ziya Selçuk,Nam-ı değer Karaçivili yok.Düşünde canlanır mı düşüp ölen kelebekler….Kalem elinde epey özlemişsin yazmayı, dur durak bilmeden yazıyorsun. Yanında orta yaşlarda, çok neşeli İstanbul’dan kalkıp gelmiş, mürekkep yalamış dört bayan okey taşlarının şakırtılarıyla, çenelerini yarıştırarak zamanı örseliyorlar. Tek başına çalakalem yazıya yumulan saçları iyice tozmuş bayanı süzdü çay bahçesinin tombul bayanı. ‘’Ne istersiniz.’’ Kaşarlı domatesli tost .’’dedin..Dağılmış cümleciklerini zihnine topladın ve koyuldun yazmaya.Tombul  bayan uzaktan iyice süzüyor seni kafasında soruları var belli. Tostun hazırlığı uzun sürmüyor. Masaya kayık tabakta tost geliyor.’’Ne içersiniz. Sorması ayıp olmasa kime geldiniz.’’ Önce canın sıkıldı. Sana ne kardeşim kime geldiysem geldim demek için şöyle bir yekindin. Son anda vazgeçtin. Yanı başında duran siyah valiz anlatıyordu her şeyi. Birini beklediğin pek aşikâr duruyor. Toparladın kendini.’’Kupada çay istiyorum.’’Durdu bekledi sorusunun yanıtını bekledi.’’Şey yanlış anlamazsanız. Kime gidecekseniz biz bırakalım.’’ ‘’ Zahmet etmeyin ben aradım birazdan gelecekler.’’dedin. Aradığı yanıtı alamamıştı.Yan masadaki içilmiş içinde biraz çay tortuları kalmış bardakları hızlıca topladı..Kulplu cam bardakta demli çayın gelmişti fark etmedin bile Başını gömdün öyküleme defterine. Bırak yakamı kardeşim. Rahat bırak beni diye bağıracağın an gülümsedin içine yayılan öfkeye. Dip dibe oturduğun masada bir yazar, bir şair varlığı algılanamaz kayıtsızlıkta sürerken bu bayan seninle ilgilenmişti en azından. Bilmiyor musun sanki her Söğütlü geleni gideni iyi sorguluyor. Yazanı, çizeni de iyi tanıyor. Yöneticiniz Necati Gümüş’e haber çoktan uçmuştu.’’Her yaz geliyor kitap yazıp gidiyor.’’Gerçi abartılı bir söylemdi Eğer öyle olsaydı on  kitap yazmalıydın.
     Az kalsın boğulacaktın Marmaris’te kapanıp kalmaktan. İyi ki gelmiştin. Vay be….Vay anasını eşek kovalasın takımı hala şakırtılar hararetle sürüyor Ertuğrul ve eşi Merdane cavayla geldiler.. ‘’ Merdane geldi .’’ dedi yüksek sesle sana duyurmaya çalışır gibi... Seni sorgulamanın karşılığını almış olmanın mutluluğu yayılmıştı yüzüne.’’Senin misafirin miydi bir şey söylemedi bize.’’dedi ve Merdaneyle sohbete daldı. Sen ivedilikle iki kupa demli çayın ve tostun ücretini ödedin ve çay bahçesinden ayrıldınız.
    
                              ***
     Eşyalarını Merdane’nin Beyi Ertuğrul  cava ile deniz kıyısından yukarıya doğru  taşımıştı.Sanırım evleri Saranda’nın tepesindeydi.Merdane  ve sen annesinin denizin dibindeki evinin yolunu tuttunuz..Uzun uzun sarıldı. Bir yıl öncesi sohbet etmiştin.İnsanoğlu kuş gibi…’’Goca yaz seni bekledim.’’dedi rahmetli Ziyanın acılı eşi Huriye Hanım                    Ah!...Şu kabuğunun içine sığmayan,sığamayan  kavgacı,kindar insan soyu…Bir bit yeniği var içinde.Ziya Beyin hayat dolu konuşmaları,nükteci dili evin duvarlarından önümüze serilecek gibi hafifçe ürperdin.Bir kibrit kutusuna sığıveriyordu yaşamın tüm  gerçekliği. Bir hüzün gezindi aramızda. Herkes birkaç dakika sustu. Ziya Beye duyulan saygı yüreklerde durdu..
‘’Ya… İşte böle… İşte böle… Yaşıyom böyle… Çocuklara kepaze olmadan… Onlara fazla yük olmadan’’ ‘’ O ne biçim söz ana. Evlatların ne güne duruyor.’’ ‘’Ağzından yel alsın! Allah geçinden versin.’’ Dedin hüzün dolu bir sesle.
     Deniz evin önünde gelin gibi süzülüyordu. Avludaki masanın etrafındaki beyaz plastik sandalyelere oturdunuz. Merdane çalıştığı pansiyona gitti. Birlikte çay içtiniz. Sohbet ettiniz. Laf dönüp dolaşıp hey gidi günler heye dayanmadan noktalanamıyordu. Deniz çoktan uyanmış şırak şırak seslerle kıyıyı yalıyor, yalıyordu. Deniz müzikleri zihnimizi iyice doldurmuştu. Ziya Kaptanı düşündün. İyi süngerci ve balıkçı, ekmeğini  denizden çıkaran insanı. Denizle ilgili anılarını anlatırken gözleri dolu dolu oluşunu…’’Bögün deniz temizlik yapıyo. Yüzmek zor .’’ dedi.’’ Denizi    böyle dinlemek çok güzel. B 1esl恥聲beni çok iyi dinlendiriyor.﮴#lun.’’dedin.’’Aslında dinlediğin ses ilk çağlardan bu yana insanoğluna katık olan, onun yaşam kaynağı… Şırak şırak sürüp giden bu dalgalar bir ölüm dansıydı aynı zamanda. Denize dokunan her insan suyun aynı su olmadığını pekâlâ bilirdi.
     Işama doğru yukarıya M㭻挊yaave Ertuğrul Beyin yaşadığı evine doğru tırmanıyoruz.
Gözüne çarpan bitkileri kaçırmadan fotoğrafını çekiyorsun. Her bitkiyi inceliyorsun. Kısmen dağda çoğunluk ovada geçen çocukluğundan bu yana doğaya olan düşkünlüğün bir tutkuydu senin. Merdane’nin annesi Hörü hemen bir bitki tanıttı sana. Kantaron bitkisine benzeyen kahverengi ve sarı küçük çiçekleriyle türül türül tüten bir otsu bitkicik… Hemen bir tutam kökledi. ‘’Kızıl çıkrık. İşte! Karşıda da var.’’ ‘’Çok  hoş kokulu..dedin.Ellerine uzattı.Söyleşmeye başladınız.’’Eskiden hayvanlara çatma koşulduktan sonra berelerine sürerdik.Yara bere alı kızıl çıkrık.’’dedi ve önüne gelen kokulu bitkicikten bir tutam daha yoldu..’’ Zeytinyağının içine bir tutam at. Güneşli bir yerde beklet.Ufak tefek yaraya bereye iyi geliyo.’’Arkada deniz üstünde batmak üzere olan güneş tüm ışıklarını suya salmış,aşağıya doğru yuvarlanıyordu.Denizde dalgadan eser yoktu.Mavinin bin bir tonu derin uykuya dalmıştı.Geriye dönüp  en yüksek tepeden fotoğraf karesine aldın denizin ve karanın dostluğunu….iki katlı şirin mi şirin eve gelmiştiniz.Dışarıdaki sandalyeye attın kendini soluk soluğa….Deniz  masmavi çarşafıyla derin uykudaydı.Daldın gittin.’’hoş geldin.’’’Hoş geldiniz öğretmenim.’’ Sözleriyle kendine gelmiştin.
      Ertesi gün aynı yolun güzergâhında meşe ağacına benzer, küçük şapkalı meyveleri olan bitkiyi tanıttı sana.’’Pıynar …’’ Çocukluğundan beri tanıdığın bir tür pıynar. Pıydardan yapılan odun ve pıynar külü. Çok değerliydi. Küllü su yapılır. Önceden kurutulmuş portakal kabukları ve defne dalları atılır. Hazırlanan kaymak gibi kayan yumuşacık su ile neler yapılmazdı ki….Biraz ileride deve dikeninin mor çiçeklerini fotoğrafladın.Dikenleri iyi tanıyan biriydin.Domuz dikeni,çakır dikeni, kara diken, ateş dikeni….
     Ertesi gün kahvaltıdan sonra bir telefon geldi sana.’’Ada Ağzındayız. Evde misiniz?’’ Canın fena sıkılmıştı. Kırk yılın başında evden çıkarım. En çok sevdiklerim beni arar demiştin içinden. Olan olmuştu tren kaçmıştı.    
      Aşağıda deniz gelin gibi süzülüp duruyor Sen yüzmek için sabırsızlanıyorsun. Mavinin eşref saatini yakalamıştın. İki sata yakın yüzdün Saranda’nın suyunda. Öğleden sonra sular durulmadı. Bir rüzgar çıktı., denizin içinde bir kıyamet… Dalgalar bir adam boyu… Suyun rengi değişti mavisi yitti, çamursu bulanık tonlarıyla çarpıyor kıyıya. İçinde ne varsa kıyıya fırlatıyor, içindekileri kıyıya kusuyordu. Neden inatlaştın dalgalarla… Seni kıyı kıyıya savurdukça daha mı güçlendin sanki. Denizle savaşın yenilgiyle bitmişti. Kıyıya yani karaya çekildin. Zafer kazanan denizin içini boşaltan sesini, öfkeli ve hırçın sesi, dinledin. Öfkeli ve hırçın ses kıyıyı yalıyordu. Az önce seni taşların arasına bir topaç gibi fırlatmıştı. Suyun gücünü algılamak senin sinirini bozmuştu sanki. Denize taşlar fırlattın. Senin çıkardığın sesin önemi yoktu ama olsun yeter ki küçük de olsa dalga içinde dalga olsun.
     Güz rüzgârları kendini iyice hissettiriyordu. Marmaris’te bulamadığın serinlik iliklerine kadar işlemişti. Akşama doğru tepeye doğru yol alacaktınız.’’Güzin… Güzin gelmiş.’’dedi Merdane’nin annesi Huriye. Ne ilginçtir. Marmaris’tesiniz ve Marmaris’te görüşemiyorsunuz. Söğüt’te görüşebiliyorsunuz ne ilginç…’’ Gönül de orada.’’ Hemen yan tarafa geçtiniz. Kısa bir sohbet ve ardından iki bardak çaydan sonra yola koyuluyorsunuz. Bu arada köpekten haz etmeyen Selçuk çoktan evin yolunu tutmuştu.  
        Sen ve Huriye yavaş yavaş yukarıya çıkarken tüm yılların izlerini taşıyan ağaç köklerini, devasa keçiboynuzunu fotoğraf karesine aldın. Yolda ne yakalıyorsan kameraman titizliği ile fotoğraf karesine alıyorsun. Yoldan geçenlerle iki lafın belini kırıyor. Son cümle olarak öğretmen olduğumu, kitap yazdığımı da ekleyiveriyordu muhterem Ziya Beyin eşi Huriye.’’ Ya… Öyle mi ne güzel…’’ deyişleriyle elini sıkmaları, sana olan bakışları daha bir anlam kazanıyordu. Etkileyici bir konuşma yeteneği vardı Huriye’nin. Okusaymış çok iyi yerlere gelirmiş.    .
      Güneş iri bir portakal gibi dağın ardına devriliyor. Deniz ışıklar içinde yaldır yaldır… Geriye dönüyorsun. Muhteşem bir şölen izlediğiniz. ‘’ Hey gidi suyun şahı… Karanın bir ayağı… Bir ucu şölen bir ucu karanlığın, cehennem çukurunun öbür adı. Kaç kişiye katık oldun. Kaç kişi yatar çivit mavisi karanlığında… Kaç batık devasa gemiler var bilinen ve bilinmeyen… Ey mavi yüzlü güzel peri. ! Dışarıdan ne güzel seyretmek seni!

     Rüzgar dinmişti..Mavinin dalgalı sesi yavaşlamış, hırçınlık yerini nazlı nazlı salınan bir gelin gibi süzülmeye bırakmıştı..Komşular geldi. Ceren’in ailesi de vardı. Çaylar içildi. Sohbetler koyulaştı. Konular sincap gibi daldan dala atlarken gelip de eğitimle düğümlenmiyor mu, herkes senin ne diyeceğini beklemiyor mu içine sığamıyorsun, boğuluyorsun. Köylülere göre otarite olan, en iyisi sensin. Kendine göreyse bir hiç olduğunu bilmektesin

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder